|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Cuma, 31 Ekim 2008 05:55 |
|
Bizler tarının cennetine girebilecek eşekleriz. Sayımız çok az değil ancak fazla da değil. Aslında her hangi bir ortama girdiğinizde bizleri hemen tanırsınız. Her hangi bir tarifimiz yoktur ama Orhan Veli’nn yazdığı gibi “Evvela adamım, yani sirk hayvanı falan değilim. Burnum var, kulağım var, Pek biçimli olmamakla beraber*” Cenneteki eşekler dediysem insanız aslında, tek derdimiz adam olmaya çalışmak. Aslında beynamaz sayılsak da din ile pek ilgimizde yoktur. Önemli olan kendimize olan saygıyı yitirmemektir. Sevgililerimiz ya da eşlerimiz bilirler ki isteseler biz onlar için dünyayı bile durdururuz. Kimimiz müzisyen, kimimiz öğretmen, kimimiz yazar, kimimiz fotoğrafçı kimimiz ise boşgezenin boş kalfası. Mesleğimiz ya da kim olduğumuz önemli mi? Bizler inanmadığımız tanrının cennetine gidecek olan eşekleriz
*Orhan Veli’nin “Ben Orhan Veli” adlı şiirinden |
|
|
Administrator tarafından yazıldı
|
|
Cuma, 31 Ekim 2008 05:58 |
Olabildiğince yorgundum. Uyumamak için elimdengeleni yapmış bedenime ve ruhuma işkence çektirmeye devam etmiştim. Sonunda pes edip televizyonu ve açık olan tüm ışıkları kapatarak yatak odama geçtim. Yapış yapış bir temmuz akşamı idi.Önceki yaz boyu açık penceremden biraz olsun esinti kapmak için yastığımı ayak ucuna koymuştum. Uykuyla daha fazla savaşamayacağımı anlayıp odama geldiğimde hatırladım. Uykusu kaçmış bir martının şamatası tavanarasıdaki ebebil kuşlarımı rahatsız etmiş olacak ki ürpermiş pıtırtılı hareketleri ile yatağıma geçtim.Gözlerimi yumup uykuya teslim olacağım anda penceremden sırıtan Ay’ı gördüm. Çocuk masallarında anlatıldığı gibi kocaman ve bembeyazdı. Düşünüyorum da aslında bana hiç masal anlatılmamıştı ki... ama olsun yinede ona küçükken hep aydede derdim. Bunca yıl sonra ona yine merhaba aydede diyerek gülümsedim. Sonra aklıma eski sevgililerimden birine yazdığım “Orada mısın” adlı denemem geldi. Ne sevgiliydi ama!... Birden kafamda ona kurban ettiğim imgeler uçuşmaya başladı. Denememde Ayışığı karanlık odamızı doldurmaya yetmese de kızıl ve güçsüz saçlarında dans ettiğini hayal ediyordum.O zaman askere gitmemiştim. Onun için askere gitmiştim oysa askerden geleli 4 sene oldu. Bir buçuk sene askerliği sayalım bir sene kadar da sorunsuz geçen ilişkiyi sayarsak altı buçuk ya da yedi sene olmuş ayışının odama aktığını görmeyeli. Tam iki hafta önce bugün birine aşık olduğumu hissettim. Onun doğum günüydü. İstanbul’un belkide en parlak caddesinde bir barda kutlayacaktık doğum gününü. O caddeden daha parlak kağıtlara sarılı kocaman bir hediya almıştım. Gideceğimiz barın kapısında yarım saat kadar bekledim. Miğdeme kramplar girmeye başlamış, nabızım iyice yükselmiş, hatta dizlerimin bağı çözülmeye başlamıştı. Önce ara sokaklara daldım. Küçük bir bakkaldan bir şişe su alıp rahatlamaya çalıştım. Nafile... Geri dönüp barda beklemeye karar verdim. En karanlık köşesine gittim. Yüksek bir sandalyeye çıkıp kalp atışlarımı yavaşlatmaya çalıştım. Biraz olsun rahatladığımı hissettim. Derken içeri girdi. Bir anda dengemi kaybettim tam düşecekken ayağımın birini yere koyarak ayakta durabildim. Siyahbir elbise, topuklu ayakkabı, uzun saçları bembeyaz teni ve kıpkırmızı dudakları ile önümden süzülüverdi. O anda aklımda Levent Yüksel’in şarkısı Ten beyaz, saç kızıl güller kahkahasında bülbüller... Katıldığı masadaki arkadaşlarındna biri beni işaret etti. Doğrudan yanıma gülümseyerek geldi... Neyse devamı önemli değil. Şu anda aydedeyi gördüğümde o anı hissettim. Masal gibi yani. Ruhumu bedenimden soyup çıplak yaralarını ışığıyla tedavi edeceğini düşündüm. Oysa ışığı sadece yüzüme vuruyordu ve odamın karanlığını bile dolduramıyordu.
|
|
|
|
|
|